Beslenme alışkanlıklarının iklim üzerindeki etkisi, beklenenden çok daha karmaşık bir demografik tabloya işaret ediyor. Li ve ekibinin Nature Food dergisinde yayımladığı çalışma, 149 ülkede 2000-2019 yılları arasını kapsayan verileri 141 yaygın gıda ve 20'den fazla yaş grubu üzerinden inceledi. Araştırmacılar, tek tip politikaların dietary emisyonları azaltmada yetersiz kalacağını, çünkü farklı yaş gruplarının farklı tüketim dinamiklerine sahip olduğunu savunuyor.
Küresel ölçekte 60 yaş ve üzeri bireyler, gıda kaynaklı emisyon artışının büyük bölümünden sorumlu. Ancak bu, yaşlıların kişi başına daha fazla sera gazı yoğun beslendiği anlamına gelmiyor. Asıl neden, çalışmaya dahil edilen —çoğunlukla yüksek ve orta gelirli— ülkelerin nüfuslarının yaşlanması ve dolayısıyla bu grubun sayıca ağırlık kazanması. Yaygın kanının aksine, yaşlıların bireysel diyetleri gençlerden daha az emisyon yoğun.
Kişi başı emisyon en yüksek seviyeye 11-19 yaş arasındaki ergenlerde ve 20-29 yaş arasındaki genç yetişkinlerde ulaşıyor. Tüm yaş gruplarında et ve süt ürünleri emisyon artışını besleyen ana öğeler olarak öne çıkarken, bu iki gıdanın gençlerin diyetindeki ağırlığı özellikle belirgin. Araştırmacılar, durumun bir yanını gençlerin daha yüksek enerji ihtiyacıyla açıklarken, diğer yanını hayvansal gıdalara yönelen yaşam tarzı tercihlerine bağlıyor.
Düşük-orta gelirli ülkelerde tablo ayrı bir boyut kazanıyor. Değişen beslenme gelenekleri ve artan kişi başı gıda alımı, süt ve ete yönelik talebi büyütüyor. Genç nüfus bu ülkelerde çoğunluğu oluşturduğundan, toplam beslenme emisyonlarına en büyük katkıyı da yine gençler sağlıyor.
Bu farklılaşmış tablo, araştırmacılara göre daha incelikli müdahaleler gerektiriyor. Gençler için okul ve ağırlıklı olarak gençlere hitap eden restoran ortamlarında eğitim ve davranış değişikliği öneriliyor. Yaşlılarda ise kişi başı ayak izi daha düşük olsa da, grubun büyüklüğü düşünüldüğünde yapılacak mütevazı azaltımların bile toplamda büyük bir potansiyel taşıdığı belirtiliyor.
Bazı düşük-orta gelirli ülkelerde artan et ve süt tüketiminin beslenme kazanımlarıyla ilişkili olması ise hassas bir denge kurmayı gerektiriyor. Araştırmacılar, bu bölgelerde sürdürülebilirlik ve sağlık hedeflerini bağdaştırmak için yalnızca et ve süte odaklanmayan, besin çeşitliliği yüksek gıdalara erişimi artıracak daha kademeli bir gıda sistemi dönüşümünün gerekebileceğine dikkat çekiyor.
Araştırma ekibi, beslenme emisyonlarını şekillendiren göz ardı edilmiş bir boyuta şu sözlerle işaret ediyor:
“Kim olduğumuz, ne yediğimiz kadar, gelecekteki iklim yörüngelerini belirleyen bir faktör haline geliyor.”



