Hindistan hükümetinin politika düşünce kuruluşu Niti Aayog, bu yılın başlarında yayımladığı raporda, daha önce hiçbir büyük ekonominin denemediği bir hedefe işaret etti. Hindistan, bir kuşak içinde gayrisafi yurt içi hasılasını yaklaşık sekiz kat artırmayı, aynı anda enerji ve sanayi sistemlerini iki kuşak içinde net sıfır emisyona ulaştıracak biçimde dönüştürmeyi planlıyor. Niti Aayog bu çerçeveyi "tarihî bir emsali yok" sözleriyle tanımlıyor.

Bu hedefin arka planında küresel sanayileşmenin farklı yolları yatıyor. Çin devasa ölçekte üretim kapasitesi inşa etti, ancak bunu sürdürülebilir bir net sıfır patikasında yapmadı. Kore, Japonya ve Avrupa önce sanayileşip zenginleşti, karbonsuzlaşmayı ancak daha sonra gündeme aldı. Gelişmiş ülkeler halklarının temel taleplerini karşılamış, altyapılarını kurmuş ve kişi başına yüksek enerji tüketimine ulaşmış durumda. Hindistan ise aynı altyapıyı inşa ederken bir yandan da emisyonlarını azaltmak durumunda.

İklim acil durumu Yeni Delhi için soyut bir tehdit değil. Nisan ayında, tek bir günde gezegenin en sıcak 50 şehrinin tamamı Hindistan'da ölçüldü. Buna karşın ülke, özellikle talebin zirve yaptığı anlarda hâlâ kömüre ağır biçimde bel bağlı. Bu bağımlılık tehlikeli bir geri besleme döngüsü yaratıyor: aşırı sıcaklar soğutma talebini yükseltiyor, soğutma talebi kömür yakımını artırıyor, kömür yakımı ise sıcaklıkları daha da yukarı çekiyor. Hindistan rotayı değiştirmeye çalışıyor; fosil dışı kaynaklar şu anda kurulu elektrik kapasitesinin yarısından fazlasını oluşturuyor.

Niti Aayog raporu, Hindistan'ın 2047 yılına kadar 30 trilyon dolarlık GSYİH'ye ulaşacağını ve kentleşme, sanayileşme ile yaşam standartlarının yükseleceğini varsayıyor. Düşünce kuruluşu, hızlı büyümenin enerji ve altyapı talebini beslediğini, bunun da büyümeyi sürdürdüğünü öngörüyor. Raporda ise bu döngüyü harekete geçirecek ve canlı tutacak talep kaynağı açıklanmıyor.

Bu boşluk, bir yatırım ekonomi politiğini zorunlu kılıyor: ilk harcamayı kim yapacak, talebi kim garanti edecek, mevcut fabrikalar tam kapasite çalışmazken işletmeler yatırıma nasıl teşvik edilecek ve tüketimin milli gelir içindeki payı düşerken özel kârlılık nasıl korunacak?

Hindistan'ın güneş enerjisindeki yükselişi bu sorulara kısmen yanıt veriyor. Siyasi iktisatçı Mathias Larsen'in 2025 tarihli çalışmasına göre, ülkenin güneş enerjisindeki ilerlemesi devletin bir piyasa yaratması, kamu sektörünün mali gücünü seferber etmesi ve yerli üreticileri koruması sayesinde gerçekleşti. Sermaye, özel finansmanın kendiliğinden tahsis ettiği bir kaynak değil; devletin yarattığı talebin ürünü.

Güneş enerjisi tek başına bir sektör ve tüm ekonomiyi kapsayan bir dönüşümün aynı mekanizmayla işlemesi garanti değil. Devletin yarattığı kapasiteyi iç talep ememediğinde ne olacağı sorusu kritik hâle geliyor. Çin bu soruyu ihracatla yanıtladı; ancak bunu, Washington'ın 1979'da Amerikan pazarını Çin'e elverişli ticaret koşullarıyla açması ve bu erişimi hiçbir zaman geri almamasıyla mümkün olan tarihsel açıdan istisnai bir anlaşma sayesinde başardı. Çin hükümeti, ABD öncülüğündeki küresel ticaret sistemi içinde hızlı sanayileşmeyi ve büyümeyi yönlendirmek için makro ve mikro ekonomiye yoğun müdahalede bulunma serbestisine kavuştu.

Hindistan'ın önündeki tablo çok daha sert. Kırılgan tedarik zincirleri, iklim temelli ticaret bariyerleri ve Çin'in ihracat kapasite fazlası, iç talebin rolünü daha da kritik hâle getiriyor. Hâkim görüş, nakit harekete geçirildiğinde özel yatırımcıların sermayeyi verimli biçimde tahsis edeceğini varsaysa da, devlet önce harcama yapmadıkça, piyasaları garanti altına almadıkça ve sektörleri koordine etmedikçe firmaların gerekli ölçekte yatırım yapması için bir neden bulunmuyor. The Guardian'da yayımlanan başyazıda, bu durumun adı konulamayan bir gerçek olabileceği belirtiliyor.