Atmosfer sanayi öncesi döneme göre 3°C'nin üzerinde ısınırsa, dünyanın en büyük kentlerinden altıda biri her yıl en az bir ay süren sıcak hava dalgasıyla karşılaşacak. World Resources Institute'un öngörüsüne göre düşük gelirli ülkeler yılda ortalama 6,9 sıcak hava dalgası yaşayacak; Delhi'de sıcaklığın en az 35°C'ye (95°F) ulaştığı gün sayısı 140'ı bulacak. Isınma sürdükçe küresel klima talebinin hızlanması kaçınılmaz görünüyor.
International Energy Agency'nin (IEA) projeksiyonlarına göre binalardaki küresel klima stoku 2050'de bugünkü 2,5 milyar üniteden 5,6 milyar üniteye çıkması bekleniyor. Hindistan'da kurulu klima envanteri 2020'deki 48 milyon üniteden 2050'de 1,1 milyar üniteye ulaşacak; bu 23 katlık bir artış demek. 2015 Paris climate accords'te belirlenen emisyon hedeflerine ulaşılsa bile, dünyanın en sıcak ülkelerinin çoğunda nüfusun ortalama yüzde 40 ila yüzde 50'si yine klimaya ihtiyaç duyacak.
Erişim eşitsizliği çarpıcı. ABD ve Japonya'daki hanelerin yüzde 90'ı yapay soğutmadan yararlanırken, Endonezya'da bu oran yüzde 9, Hindistan'da yüzde 5. IEA verilerine göre dünyanın en sıcak bölgelerinde yaşayan 2,8 milyar insanın yalnızca yüzde 8'i klimaya sahip. Bu ülkeler hem kalabalık hem daha yoksul; iklim değiştikçe özellikle sıcak olacaklar.
Talep artışı büyük bir enerji yükü getiriyor. Harvard's School of Engineering and applied sciences'taki bilim insanları, Hindistan ve Endonezya'da 2050'de yalnızca soğutma için gereken elektrik talebinin bu ülkelerin mevcut toplam yıllık elektrik talebinin yüzde 75'ine ulaşabileceğini tahmin ediyor. United Nations raporuna göre 2022'de soğutma amaçlı enerji — konut ve konut dışı alan soğutması, gıda ve ilaç üretimi için soğuk zincirler ile ulaşım soğutması — yaklaşık 2,5 milyar ton CO2 eşdeğeri emisyona yol açtı; bu rakam toplam emisyonların yaklaşık yüzde 7'sine denk geliyor. Enerji verimliliğini artıracak ve pasif soğutma tekniklerini geliştirecek ek stratejiler uygulanmazsa soğutma kaynaklı emisyonlar 2050'ye kadar yaklaşık 8 milyar tona yükselecek.

The Guardian'da yayımlanan bir görüş yazısında Eduardo Porter, klimaya erişimin kısıtlanmasının sağlık ve ekonomik büyüme açısından yanlış bir strateji olduğunu savunuyor. Porter'a göre ABD verilerini inceleyen bir çalışma, 27°C'nin (80°F) üzerindeki günlerin ölümcüllüğünün 1900'den 2004'e yaklaşık yüzde 75 azaldığını ve bu düşüşün neredeyse tamamen konutlarda klimanın benimsenmesinden kaynaklandığını ortaya koyuyor. İşyerlerindeki aşırı sıcaklığın işgücü verimliliğini düşürdüğüne ve klimanın bu düşüşü hafiflettiğine dair bol kanıt bulunduğunu, sıcaklığın öğrenci başarısını da olumsuz etkileyerek insan sermayesini aşındırdığını belirten Porter, klimaya erişimi sınırlamanın yüksek ölüm oranlarını kabul etmekle eşdeğer olduğunu vurguluyor.
Fransızların yüzde 58'i çevreyi korumak için klima kurmak yerine sıcaktan muzdarip olmayı tercih ettiğini hatırlatan Porter, bu tür duyguların ısınan bir dünyaya verilecek yanıtı belirleyemeyeceğini ifade ediyor. Hindistan, Bangladeş ve Endonezya gibi ülkelerde yaşayanların klimaya direnme çağrılarına uymayacağını öne süren yazar, Batı'dan gelen ve Afrika'da hidroelektrik projelerini durdurmayı hedefleyen kampanyaların çok az sonuç verdiğini ve kötü niyet yarattığını anımsatıyor. Klimaya erişimi sınırlama girişimlerinin de aynı etkiyi yaratacağını savunan Porter, karbonsuzlaşma yoluyla sıfır karbonlu enerjiyi her yerde büyük ölçekte üretmenin yolunu bulmak gerektiğini; bunu klima ve soğutmaya sahip zengin bir dünyada başarmak, yoksul ve sıcak bir dünyada başarmaktan daha kolay olacağını dile getiriyor.
